“Ey İnsanlar!” diye başlayan
âyetlerle ilgili bir muhasebe..."

Bir müslüman olarak Allah’ın varlığına, birliğine
bütün kalbimizle yürekten inanıyoruz, iman ediyoruz.
Hz Muhammed’in Allah’ın kulu ve elçisi, aynı zamanda
kıyamete kadar bütün insanlığın peygamberi olduğuna
bütün samimiyetimizle şehadet ediyoruz.

Kur’ân-ı Kerim’in peygamberimize
Allah tarafından vahyedilen ilâhî bir metin olduğunu,
bütün insanlara ve insanlığa hitap ettiğini de biliyoruz.
Allah katında tek din olan ve ilk insandan son insana kadar
herkesin hayat kılavuzu olan İslâm hakkında
derli toplu bilgi verebilmek amacıyla hazırladığımız
bu sitede öncelikle “Ey İnsanlar!” diye başlayan
âyetlere öncelik vermeyi tercih ettik.

Ele aldığımız ilk âyette, Allah’ın insanları,
bugünkü tabirle din, dil, ırk, renk, cinsiyet,
etnik fark gözetmeden
yarattığını bildirdiğine
şahit olduk. Dünya hayatında bu farklılıkların
hiçbir önemi ve değeri olmadığını, bunların birbirimizle
tanışmaya, kaynaşmaya, birbirimizin eksiğini
tamamlamaya yönelik olduğunu öğrendik. Allah katında
eğer insanlar arasında bir farklılık olacaksa,
bunun ancak “insan” olarak dünyada yaptıklarımıza
ve yapmadıklarımıza bağlı olarak değerlendirileceğini,
dolayısıyla “yaratıcımızın emirlerine uyma
ve yasaklarından kaçınma”
ölçüsünün esas olduğunu
bunu da “takva”mızın belirleyeceğini anladık.
*****
Ey İnsanlar diye başlayan âyetler, inanan inanmayan
herkesi muhatap kabul ettiğine göre,
öncelikle bir insan olarak bunların bize ne dediğine
ve bizden ne istediğine bir göz atmamız lâzım.
İlâhî vahiy bize Peyganberimizin tebliğ ettiği
Kur’an yoluyla ulaştığı için, öncelikle Allah bize
kitabımızı tanıtıyor ve “Kur’an size Rabbinizden
bir öğüt, kalplerdeki hastalıklara bir şifa, inananlara
bir rehber ve rahmet olarak gelmiştir”
buyuruyor.

Ardından Kur’ân’ı “sizi aydınlatacak apaçık bir nur
olarak indirdik”
dedikten sonra, “İnanarak
ona sarılanlar, doğru yola iletilecektir”
diyerek
bizi Kur'ân'a imana davet ediyor.
Tabi bu davet peygamber kanalıyla olduğu için
herhangi bir yanlış anlaşılmaya sebep olmasın diye
ondan, “Ben, yalnızca, size Allah tarafından
gönderilen apaçık bir uyarıcıyım. Rabbinizin size
eğriyi doğruyu gösteren kılavuz olarak gönderdiği .
Kur’ân’ı tebliğ ediyorum. İsteyen sonucunu bilerek,
istediğini seçer!”
demesini istiyor.

Sonucuna katlanmak şartıyla “isteyen istediğini seçer”
deyip bize özgürlüğümüzü hatırlattıktan sonra Allah,
“Sizi tek bir özden yaratıp çoğaltan Rabbinize karşı,
sorumluluğunuzun bilincinde olun, sadece sizi
yaratan ve yaşatan Rabbinize kulluk edin”

şeklinde emir kipiyle uyarısını yapıyor.
Arkasından önemli bir uyarı daha geliyor:
“Allah’ın verdiği nimetleri unutmayın.”

İnsanoğlunun en kolay unuttuğu şeylerden biri,
nimetlerin Allah tarafından verildiği gerçeği...
Niye böyle bir unutkanlık içine girmememiz
gerektiği de âyetin devamında açıklanıyor:
Çünkü “O’ndan başka rızık verecek de yoktur,
tapılacak başka ilâh da...”

Oysa biz farkında olmadan rızkımızı veren
başka ilâhlar olduğunu sanıyoruz ve yine
farkında olmadan onlara bel bağlıyoruz,
medet umuyoruz, âdeta tapıyoruz.

Bu durumumuzu bildiği için Allah
bizi uyarmaya devam ediyor:
“Allah’ın dışında, saydığınız, korktuğunuz,
ilâh sandığınız güçlerin hepsi bir araya gelse,
bir sinek bile yaratamazlar.”

Karşısında tir tir titrediğimiz patronlarımıza,
âmirlerimize, yöneticilerimize gösterdiğimiz saygının
en azından aynısını yaratıcımıza karşı göstermek
gerekmez mi? Rabbimiz bunu hak etmiyor mu?

O Allah ki, “hiçbir şeye muhtaç değil,
O’na ihtiyacı olan sizsiniz. İsterse hepinizi
yok edip yerinize başka toplumlar getirebilir.”

Âyette böyle söyleniyor.
“Kesinlikle de buna gücü yeter.”
Tarihte yok olan medeniyetleri biliyoruz
değil mi? Bu tehdit gibi uyarıdan sonra tavsiyesi şu:
“Dünyada taşkınlık yapıp azmayın!”
“Bir daha mı gelicez dünyaya” deyip bazan
ipin ucunu kaçırıyoruz ya,
işte o yüzden bizi ikaz ediyor:
“Sonunda bize döndürüleceksiniz.”

Evet unutmaya çalıştığımız acı gerçek bu.
Nereye gideceğiz peki? Cevabı var âyette.
Yolculuk, “Kimsenin kimseye faydası
olamayacak kıyamet gününe...”

Bu gerçeği bilerek ve görerek hareket etmemiz için
tekrar bir uyarı geliyor: “Dünyaya aldanmayın.
Dünya hayatı sakın sizi aldatmasın!”


Uyarılar bizi pek etkilemez biliyorsunuz.
Bir süredir sigara paketlerinin üzerinde
“sigara sizi öldürür” yazıyor, var mı kaale alan?
Vatandaş “boş ver yahu, yak bir sigara” diyebiliyor.
Rabbimiz bunu bildiği için açık kapı bırakmıyor
ve diyor ki, "Allah’ın vaadi gerçektir!
Rabbinize karşı gelmekten sakının.
Çünkü kıyamet çok dehşetli bir şeydir.”


Evet, kıyamet ve âhiret hayatının anlaşılması
ve açıklanması kolay bir şey değil. İnanmak lâzım
Bunun için öldükten sonra dirilmemiz gerekiyor.
Taparcasına dünyaya bağlanan, bu yüzden de
“dünyada ne yaparsak kârdır” diye düşünen insanlar,
öldükten sonra mahşerde yeniden dirilmek konusunda
hiç düşünmeden “canım olacak şey değil,
hiç öyle şey olur mu”
diyebiliyorlar.

“Peki hiç olmayan bir şeyin var olması, olacak şey mi?

Bahar geldiğinde kupkuru bir ağaçın yeşermesi,
ağaçların binbir çeşit renkte, kokuda, tatta
meyve vermesi, elma, armut, portakal, muz, nar,
fındık, fıstık yetiştirmesi,
tavuktan yumurta, yumurtadan tavuk çıkması,
milyon çeşit bitkinin ve hayvanın “can”
dediğimiz hareket kabiliyetine sahip olması,
sonsuz bir evrende gezegenlerin, yıldızların
bulunması, bunların milim şaşmadan yörüngelerinde
hareket etmesi, ortada hiçbir şey yokken
bir çocuğumuzun dünyaya gelmesi, onun gülmesi,
konuşması, düşünmesi, akıl sahibi olması,
çok sıradan basit şeyler mi?

Bütün bunları meydana getiren güç,
ölüyü diriltemez mi?


Allah diyor ki,
“Eğer öldükten sonra dirilmekten şüphe ediyorsanız,
dünyaya nasıl geldiğinizi düşünün!”


Aslında yaratıcımızın dediği gibi düşünsek,
Allah’ın bize verdiği en önemli özellik olan
aklımızı kullansak, gerçekleri kavramamız
çok daha kolay olacak ama, bu konuda çok tembeliz.
Bir taraftan da özellikle tembelleştiriliyoruz.
Algılar öylesine fikirlerin önüne geçmiş durumda ki,
her şey hazır halde önümüze getirilip bize sunuluyor
ve biz de hiç düşünmeden kabullenip uyguluyoruz.

Halbuki “Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır.”
Bu gerçeği göz önünde bulundurarak, O’nun bize
bahşettiği aklımızı her konuda kullanabilsek,
kendi iyiliğimizi düşünerek, göklerin ve yerin hâkimi,
yaşatma ve öldürme gücüne sahip, kendisinden başka
tapılacak ilâh olmayan Allah’a inanmamızın,
çok doğal ama aynı zamanda zorunluluk olduğunu,
bu yüzden sadece O’na iman etmemiz gerektiğini
çok daha kolay anlayacağız.

Allah’a, peygamberine ve kitabına inandığımız zaman
helâl ve temiz olan şeylerden yememiz emrediliyor.
Aksini yapmak “şeytana uymak” anlamına geliyor ki,
Rabbimiz buna hiç razı değil. Israrla uyarıyor:
“Aslâ şeytanın peşinden gitmeyin, ona uymayın!
Çünkü o sizin için apaçık bir düşmandır.”

Bu tip yazıları okuyunca, sohbetleri dinleyince
biraz kendimize gelir gibi oluyoruz, ama bu kadar
ayrıntılı olarak anlatılmasına, örneklerle
açıklanmasına, eğrisi doğrusu karşılaştırılarak
aklımıza yatması için Rabbimiz tarafından
özel bir gayret gösterilmesine rağmen hâlâ
yanlış yola sapabiliyoruz, her şeyi unutuveriyoruz ya,
böyle bir durumda Allah
sanki hepimizi tek tek karşısına alıp
kızgınlıktan çok, bir tür şaşkınlıkla soruyor:

“Ey İnsan! Seni yaratan ve
varlık amacına uygun olarak şekillendiren
Rabbinden, seni uzaklaştıran şey nedir?”


Var mı makul bir cevabımız? Yok tabii. Ne diyebiliriz ki...
Bu kadarla da kalmıyor, âyet devam ediyor:
Siz bir de dini, hesap ve ceza gününü
yalanlamaya kalkışıyorsunuz, öyle mi?
Hayır, hayır! Öyle sandığınız kadar basit değil.
Çünkü yanınızda sizin o sorumsuz tutum ve davranışlarınızı
sürekli kayda geçiren itaatkâr ve sorumlu melekler var.
Onlar her şeyin farkındalar ve yaptığınız her şeyi
en ince ayrıntısına kadar biliyorlar.

Evet, buna rağmen yanlışta ısrar ederek
âdeta inadına bir davranış içinde olanlara,
ya da bu uyarılardan ders çıkarıp doğru yolu seçenlere
Rabbimiz şöyle sesleniyor:
“Ey insan, sen doğru veya yanlış,
inancın doğrultusunda sürekli bir çaba içindesin ya,
Rabbine doğru yol almaktasın. Sonunda O’na
kavuşacaksın ve hak ettiğin karşılığı,
mükâfat veya ceza olarak mutlaka alacaksın.”

*****
Evet, “Ey insanlar!” hitabıyla başlayan
âyetlerin özeti bu. Rabbimiz bizi
nasıl yarattığını, yoktan nasıl var ettiğini,
yani kendisiyle bizim aramızdaki uçurumu
izah ettikten sonra “insan” olarak
bize yapmamız ve yapmamamız gerekenleri anlatıyor.

Yerleri, gökleri, kâinatı, ondaki canlı cansız bütün
varlıkları yarattığı konusundaki tartışılmaz
üstünlüğünü ve gücünü kabul ettirdikten sonra,
kıyamet günü bizi hesaba çekeceğinden,
yaptığımız iyiliğin de kötülüğün de karşılığını
göreceğimizden bahisle, bizden Allah’a ve peygambere
tâbi olup iman etmemizi, emirlerine uyma
ve yasaklarından kaçınma konusunda titiz davranmamızı,
sadece kendisine kulluk yapmamızı,
nimetleri Allah’ın verdiğini hiçbir zaman unutmamamızı,
helâl şeyler yememizi, dünya hayatına aldanmamamızı
ve özellikle de şeytana uymamamızı istiyor.

Peki, sizce yaratıcımızın bu isteklerinde,
akla mantığa uymayan, modern hayata ters düşen,
kabul edilmesi mümkün olmayan bir şey var mı?

*****
Bundan sonra “Ey inananlar!” nidasıyla başlayan
âyetleri birlikte gözden geçirelim isterseniz...
Faydalı olması dileğiyle...


Önceki Yazı : Ey insan! Sonunda Rabbine kavuşacaksın.
Sonraki Yazı : "Ey inananlar!" hitabı