Sitemize Hoşgeldiniz

Oyuncağı elinden alınan bir çocuğun
nasıl feveran ettiğini hepimiz biliriz.
Bu onun sahip olma duygusundan,
“bu benim, bana ait” anlayışından doğan bir tepkidir.

Büyüdüğümüzde ise bu duygu daha da gelişir.
Çok değersizmiş gibi görünen en basit eşya bile,
sırf bize ait olduğu için haddinden fazla önem kazanır.

Meselâ, ilk maaşımızla aldığımız bir şeyi,
eskise de çürüse de atmaya kıyamayız.
Kısacası dostlar, kendi gayretimiz ve çabamızla
elde ettiğimiz şeylerin, kendi normal değerinden
öteye, bizim için paha biçilmez bir kıymeti vardır.


*****

Üç tarafı denizlerle çevrili, her iklimin yaşandığı,
türlü türlü meyvelerin, sebzelerin yetiştiği;
güneşi, kumu, denizi, ormanı, dağı, akarsuları ve
yeşillikleriyle, cennet gibi bir ülkede dünyaya gelmişiz.

Bu ülkede yaşayan insanların büyük çoğunluğu da
kendilerini İslâm dinine mensup kişiler olarak
tanımladıkları için, bize de “müslüman” demişler.

Genetik bir miras gibi, hiçbir çaba göstermeden
sahip olduğumuz “İslâm, acaba tam olarak nedir?
Nasıl bir dindir?”
diye düşünmek, “diğer dinlerden
farkı var mıdır? Gerçekten üstün özelliklere

sahip midir?” diye araştırmak; ve eğer böyleyse
“bir müslüman olarak benim ne yapmam
ya da ne yapmamam gerekir”
diye
muhasebede bulunmak, hiç aklımıza geldi mi?

Büyük çoğunluğumuz, etrafımızdan gördüğümüz ve
öğrendiğimiz kadarıyla İslâm’ı yaşamaya çalışıyoruz,
daha doğrusu yaşadığımızı zannediyoruz,
soranlara da, teorik olarak, anlamını tam bilmeden,
“elhamdü lillah müslümanım” diyoruz.

Bu arada İslâm’ın en son, en mükemmel
ve en güzel din olduğu bilgisi de,
heğimizin kulağına mutlaka çalınmıştır.
Peki biz bu güzelliğin ve bu mükemmelliğin
farkında mıyız?


Meselâ biri “bu müslümanlığın diğer dinlerden farklı
ve üstün tarafı nedir”, “İslâm’ın temel prensiplerini
anlattığını söylediğiniz ‘Kur’an’ denilen kitapta
başka neler yazıyor?”
diye sorsa,
onu cevaplayacak bilgiye sahip miyiz?

Bir taraftan etrafımızda Batı hayranlığının
ve İslâm düşmanlığının etkisi altında, Kur’an’ın
Hz.Muhammed tarafından kaleme alındığını, ya da
kitabımızda çelişkili ifadeler olduğunu iddia ederek
kafamızı karıştırmaya çalışanlar...

Diğer tarafta kendini müslüman olarak tanımlayan
ve “o günah, bu günah” diye bize ahkâm kesen,
neredeyse her şeyi yasaklayıp hayatımızı zehir eden,
hatta “kitapta böyle yazıyor” diyerek
Kur’ân’ı referans gösterenler...

Bahsettikleri kitap hangisi, Kur’an’da gerçekten
böyle mi yazıyor, hiç araştırma ihtiyacı duyduk mu?

Hangi görüş işimize geliyorsa ona sempati duymaya,
hatta gerçeği bilmediğimiz için yalanlara inanıp,
etrafımızda dolaşan söylentilerin etkisi altında,
güya sahip olduğumuz dinimizden,
inancımızdan şüphe etmeye bile başladık.

İçimizde, bulundukları çevrenin etkisi altında kalarak
böyle bir dine mensup olmaktan utanç duyanlar bile var.

Öte yandan dinimizi diğer inanç sistemlerinden
farklı kılan özellikleri bilemediğimiz,
kendi araştırmalarımızla bilgi sahibi olmadığımız,
kısacası onu kendi irademizle seçmediğimiz için,
inancımızı pek de bize aitmiş gibi hissetmiyoruz.

Sahip olduğumuz basit eşyaları bile sever, korurken,
inancımızı pek sevmiyoruz, ona yeterli zaman ayırmıyoruz,
onun isteklerini umursamıyoruz, dahası onu yabancılara,
zararlılara karşı korumuyoruz.
Hemen her gün çeşitli vesilelerle, gözümüzün önünde
inancımıza hakaretler yağdırıldığı halde
bundan hiç rahatsızlık duymuyoruz,
ona sahip çıkmıyoruz, çıkamıyoruz.


Bu onu yeterince sevmediğimiz anlamına geliyor.
İnsanlar iyi tanımadıkları, yabancı gördükleri,
bilmedikleri şeyleri pek sevmezler, sevemezler.
Belki de dinimizi kaynağından,
doğru dürüst öğrenemediğimiz için ona yabancı gibiyiz.
Aramızda tam bir samimiyet ve sevgi oluşturamamışız.
Onun güzelliğinin, sıcaklığının, faydasının,
hayatımıza katacağı anlamın
farkında bile değiliz.

Bunu tam olarak kavrayabilmek için
önce dinimizi kaynağından doğru dürüst öğrenmemiz,
bir insan olarak onun bizden ne istediğine bakmamız
sonra da kendi yaptığımız ve yapmadığımız davranışları
gözden geçirmemiz lâzım.

Sadece şekle dönük bazı şeyleri yaparak her fırsatta
kendimizi “müslüman gibi” tanıtmamıza rağmen,
yaptığımız yanlışlar yüzünden bizim şahsımızda
“müslümanlığın suçlanmasına” fırsat vermemek için,
İslâm’ı hakkıyla bilmemiz ve yaşamamız gerekir.

İslâm’ın ruhuna uygun davranış sergileyemediğimizde
bizi görenler, doğrudan dinimize, inancımıza saldırıp,
“müslümanım diyor ama, neler yapıyor” diyorlar.
Haksız da sayılmazlar.

Bir müslümanın yapmaması gereken şeyler yapıyorsak,
en azından hatamızın farkında olup sessiz kalmamız;
bizi daha da zor duruma düşürecek davranışlarla,
veya tespih, takke, türban benzeri sembollerle,
hele hele içi boş sloganlarla

hatamızı örtmeye çalışmamamız lâzım.

Bizim yaptığımız yanlış hareketler yüzünden
İslâm’ı karalamaya çalışanlar, iyi niyetli olmayabilirler,
fırsattan istifade din karşıtlıklarını açığa da vurabilirler.
Peki biz neden onlara bu imkânı verelim ki?

Müslümanın sözle “ben müslümanım” demesi gerekmez.
O , İslâm’a uygun tavrı, hareketleri, insânî
ve medenî davranışlarıyla kendini belli eder, etmelidir.
Müslüman, Allah’ın ve peygamberin buyruklarına uyan,
kendisine emredilen, insanlara, topluma ve doğaya faydalı
şeyleri yapan, yasaklı bütün zararlı şeylerden de
uzak duran, Peygamberimizin tarifiyle
“Elinden ve dilinden herkesin emin olduğu,
güven duyduğu kişidir.”


Meseleye bu açıdan baktığımızda,
müslümanlar üzerinden İslâm’ı değerlendirmek yerine,
İslâm üzerinden müslümanları değerlendirmek,

kesinlikle bizi daha doğru bir sonuca götürecektir.

Eğer İslâm’ın gerçekten insan tabiatına uygun,
dünyada huzuru ve mutluluğu sağlayacak,
âhirette de bize hesap vermeyi kolaylaştıracak
bir din olduğuna aklımız, mantığımız yatıyorsa,
hakikaten erdemli bir müslüman olalım
ve gerçek bir müslüman gibi yaşayalım.

Yoksa sadece sözde müslüman olup
kendimizi, etrafımızı, hele hele
yaratıcımızı kandırmaya çalışmayalım.

Bunun için öncelikle yaratıcımızın Allah olduğunu,
bizim de, O’nun yarattığı bir kul olduğumuz gerçeğini
çok iyi kavramak zorundayız.
Bunun sonucunda sadece
Allah’a inanmak değil, tam bir teslimiyetle
iman etmemiz, imanın ne anlama geldiğini
çok iyi anlamamız ve bu duyguyu tam bir
samimiyetle içselleştirmemiz lâzım.


Yaratıcımızla aramızdaki bu bağlantıyı keşfedersek,
bu bağlantıyı koparmadan yaşamamız gerektiğini de
anlayabilirsek, müslüman olmanın sırrına da
o zaman erişebiliriz.

Yoksa sadece “Allah’ın varlığına inanmak”
deist bir ifadeden öteye geçemez.

Modern anlayış her şeyi sorgulamayı öğütlerken,
dinimiz de imanı, kayıtsız şartsız teslimiyet olarak
tanımlarken, içindeki şüphelerle yaşayan bir insanın
gerçek bir müslüman olması da,
modern bir birey olması da mümkün değildir.


Bunca çelişkiyi her gün yaşayan insanların,
bir kerecik olsun dinin aslını esasını araştırıp,
kendi yaşayışları ve anlayışlarındaki doğrulara
ve yanlışlara odaklanmayı hiç akıllarına getirmemeleri,
üzerinde ciddiyetle durulması gereken bir konudur.

Ne yazık ki hiçbirimiz İslâm’ı yeterince
ve gereğince araştırarak müslüman olmadık.
Öğrendiğimiz bilgiler ne kadar doğru, irdelemedik.
Hepimiz kendi bilgilerimizin en doğru
ve en İslâmî olduğunu iddia ettik.


Ama ortaya herkesin farklı anladığı
ve anlattığı bir İslâm çıktı.

Oysa “Tevhid Dini”, “Vahdet Dini”
“Birlik Dini” olarak insanlığa armağan edilen İslâm,
bize eşi benzeri olmayan tek bir Allah’a inanmayı,
sadece O’nun yolundan gitmeyi öğütlemektedir.
Çünkü bizim için en doğru, en iyi olanın ne olduğunu
sadece yaratıcımız olan Allah bilir.

İslâm Dini, insanın dünyada huzurlu
ve mutlu yaşaması için rehber olarak gönderilmiştir.
Din, yaratılan her insana, yaratıcısı tarafından
gösterilen dosdoğru yoldur.

Bu yolda “İnsan ve İslâm” birlikteliğini
oluşturabilirsek ancak o zaman
gerçek ”müslüman” kimliğimiz ortaya çıkacaktır.
Çünkü yaratıcımız olan Allah’la, O'nun yarattığı
bir insan olarak aramızda nasıl bir bağ mevcutsa,
insanla İslâm arasında da koparılması imkânsız
bir bağ vardır. Çünkü yaratılışımız
İslâm’la bağlantılı olarak tasarlanmıştır.

"Her doğan, İslâm fıtratı üzerine doğar.
Sonradan anne-babası onu hıristiyan,
yahudi veya mecûsî yapar.”


Yani İslâm dışı her türlü inanış, çocukların zihninde
ailenin, çevrenin ve çeşitli akımların etkisiyle yer eder.
Allah yarattığı ilk insanı peygamber olarak görevlendirmiş
ve insan nesli için "İslâm" adıyla tek bir yol göstermiştir.

Bu din bizim hayat kılavuzumuz, yaşam rehberimizdir.
Bunu tam olarak anlayabilmek ve uygulayabilmek için
elbette rehberimiz, Peygamberimizin bize tebliğ ettiği
Kur’an-ı Kerim olacaktır.

Allah her insanı mükemmel bir “akıl”la donatmış
her fırsatta da bize, aklımızı kullanmayı öğütlemiştir.

Kur’an’a bir göz atıp “Acaba ne diyor?” diye
bakma fırsatı bulamayanlara kolaylık olması,
bu arada sadece müslüman olduğunu söyleyenlerin
davranışlarına bakarak İslâm hakkında
olumsuz düşüncelere sahip olanlara
bir cevap teşkil etmesi için,
herkesin kolayca anlayacağı şekilde âyetleri
belli konulara göre derleyerek sizlere sunmak istedik.

İslâm hakkında hiç bilgisi olmayanlar da elbette
sitemizden faydalanabilir.
Ancak birincil amacımız,
hasbelkader müslüman doğanlar için,
müslümanın nasıl bir insan olması gerektiğini
Kur’ân’ın ifadesiyle ortaya koyabilmektir.

Üzerinde düşünmek, yorum yapmak,
uygulamaya geçirmek ve bu bağlamda bilgilerini,
fikirlerini tazelemek, hayatına çeki düzen vermek,
elbetteki tamamen herkesin kendi arzusuna
ve özgür iradesine bağlıdır. Biz sadece hatırlatıyoruz.

Faydalı olması dileğiyle...


GİRİŞ