“Ey İnsanlar!
Helâl ve temiz olan şeylerden yiyin
ve aslâ şeytanın peşinden gitmeyin!”
Buraya kadar gördüğümüz âyetlerde
Rabbimizin kendisini bize tanıtmaya ve bizi
nasıl yarattığını anlatmaya çalıştığını gördük.
Bu bağlamda da
bizden sadece
O’na inanmamızı istemişti.
Gerçekten kul ile yaratıcı arasındaki
bu muhteşem ve inanılmaz bağlantının
tam olarak anlaşılmasından sonra,
kayıtsız şartsız Allah’a inanmak
ve teslim olmaktan başka bir çare
ve çözüm olmadığı daha iyi anlaşılıyor.
Zaten Rabbimizin de bizden istediği bu:
İman etmek... Bilerek, anlayarak, isteyerek,
gönülden O’na bağlanmak.
Bütün mesele Allah’a imanın içinde saklı.
O’na samimiyetle bağlanıldıktan,
yaratıcımız olduğu kabullenildikten,
dünyada yaptığımız her şeyin hesabını
O’na vereceğimiz gerçeğine inanıldıktan,
her ânımızın O’nun kontrolünde olduğu,
her şeyimizi bildiği, gördüğü, işittiği gerçeği
içselleştirildikten sonra, O’nun meleklerine,
kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe,
kadere, öldükten sonra dirilmeye
iman etmemek,
O’nun buyruklarını
yerine getirmemek,
yasakladığı şeylerden
kaçınmamak mümkün mü?
Etrafımıza baktığımızda, insan için biribirinden
ne kadar farklı lezzette, tatta, kokuda nimetler
yaratıldığını kolayca görürüz. Bizim için
o kadar olağandır ki,
şükretmek hiç aklımıza
bile gelmez. Çünkü insan olarak biz,
varlık içinde yokluğu hissedip yaşayamıyoruz.
Suyumuz akarken, elektriğimiz yanarken,
otobüsler, metrolar çalışırken bunun bir nimet
olduğunu fark etmiyoruz. Ne zaman bir kesinti,
bir kısıntı, bir sıkıntı olursa, o zaman
bazılarımız belki biraz düşünme fırsatı bulabiliyor.
Böyle bir durumda bazı şeylerin farkına varmak için
herkesin bir ders çıkarıp aklını başına toplaması
beklenir ama, maalesef günümüz toplumunun
böyle bir mantık yürütme özgürlüğü bile yok.
Özellikle gençlerimiz
kapıldıkları bir selin
arkasından, nereye gittiklerini bilmeden
bilinçsizce koşuyorlar. Asla suçlamak için
söylemiyorum, ama at gözlüğü takmış gibi
etrafa hiç bakmadan
onları böyle koşturan,
küresel güçler var. Bir tanesi de İnternet...
Hatırlarsanız en son bir olay yüzünden internetin
bir sunucusu olan İnstagram birkaç gün
kapatılınca, bizim gençler sudan çıkmış balık gibi
çırpınmaya başladılar. İnternet açıktı,
Facebook, Twitter, Youtube, Tik-Tok daha benzeri
pek çok faydasız oyun ve eğlence kanalları açıktı.
Ama İnstagram’ın kapalı olması onları
sahip oldukları bir nimetin kıymetini,
bilmeye yöneltmedi. Onlar tam tersine
bu işlemi yapanlara kızdılar, küfrettiler.
Kapatılma sebebi neydi, onu bile irdelemediler.
Oysa düşünme kabiliyeti olan insanın,
hayattaki her olayı incelemesi, anlaması,
faydasını zararını, doğrusunu yanlışını
muhakeme ve mukayese etmesi gerekir.
Kendi imkânımız ve gayretimizle elde edemediğimiz
bir şey bize sunulduğu zaman ona minnet duyarız,
teşekkür ederiz. İnsan olarak şu dünyada
sahip olduğumuz o kadar değişik güzellikler var ki,
bunlar bize
Allah’ın bir lütfu ve nimeti.
Allah, temiz, helâl ve meşrû olmak kaydıyla
her nimetten gönül rahatlığıyla faydalanmamıza,
yememize, içmemize izin veriyor. Hatta
iznin ötesinde böyle yapmamızı emrediyor.
Bu demektir ki pis, murdar, sağlıksız,
faydasız ve tabii ki zararlı yiyecek
ve içeceklerden de uzak durmamızı istiyor.
Ne yazık ki insanoğlu bu kadar geniş bir alanda
bize bahşedilen
her renkten, her kokudan, her tattan,
bu kadar çeşit nimet varken, pis veya zararlı olarak
bize bildirilen ve yasaklanan bazı şeylerin,
yiyecek ve içeceklerin peşine daha çok düşebiliyor.
Bunu bizden iyi bilen mevlâmız,
bu konuda yine bizi uyarıyor:
Şeytanın peşinden
gitmeyin, onun izini takip etmeyin. O sizin
apaçık düşmanınızdır, sizi doğru yoldan alıkoymak,
yanlış ve kötü yola sürüklemek ister, diyor.
Görüldüğü gibi
“insan” olarak Rabbimizin
bizden ilk isteği
“O’na inanmamız iman etmemiz”,
ikinci isteği de
“Şeytana uymamamız.”
Böylece bize yapmamız ve yapmamamız gereken
şeylerin sınırını çiziyor.
Demek ki bu iki istek arasındaki özgürlük alanını
dilediğimiz gibi istediğimiz kadar kullanabiliriz.
Bu kadar alan bize yetmez mi?
Rabbimizin uyarılarına kulak vermek zorundayız.
O bizim yaratıcımız, bizi bizden iyi tanıyor.
Neye meyilli olduğumuzu, nelerden hoşlandığımızı,
zaaf noktalarımızın neler olduğunu gayet iyi biliyor.
Ama bize sonsuz özgürlük vermiş.
Genellikle din karşıtı propaganda yapılırken
dinin insanı tutsak ettiği, kişinin hürriyetini,
özgürce hareketini kısıtladığı iddia edilir.
Kuralsız yaşamayı “özgürlük” zannedenler,
bunu hayli benimsemiş durumdalar.
Oysa Allah insana iyiyiyle kötüyü, doğruyuyla yanlışı
göstererek,
“akıl” dediğimiz olağanüstü özelliği
vasıtasıyla, neyi yapıp neyi yapmayacağına insanın
kendi hür iradesiyle karar vermesini istemiştir.
Bundan güzel,
bundan geniş özgürlük olabilir mi?
Sınırları ve çizgileri olmayan bir sahada maç yapmak
mümkün mü? Ya da böyle bir alanda top oynamak
insana zevk verebilir mi?
Bir oyunun bile
belli kuralları ve sınırları varken, gerçek hayatın
kuralsız ve sınırsız olması,
elbette düşünülemez.
Yaratıcımızın çizdiği sınırları bilmek ve
onlara uymak zorundayız. Bu bizim için her açıdan
faydalı olacaktır. Haddi aşmak, her ne kadar
ilk bakışta bize özel bir durum yaratıyor, bizi
sanki diğerlerinden farklı kılıyormuş gibi
görünse de, gayet iyi biliyoruz ki,
sadece tek
başımıza “biz” olamayacağımıza göre, herkesin
haddi aşması, kuralları çiğnemesi, olağanüstü
bir kaos yaratmaktan öteye bir anlam taşımayacaktır.
Nitekim günümüz toplumlarının yaşadığı
sıkıntı da budur. Bizi isyana, aşırılığa, kötülüğe,
yanlışa sürükleyen her şeye “şeytan” diyoruz.
Şeytan, ne yazık ki tek başına değil. Ona yardımcı
olmayı arzulayan şeytan tıynetli insanların
sayısı da maalesef sanıldığından çok fazla.
İşte Allah bizi, bu konuda da uyarıyor:
“O size kötülüğü ve hayasızlığı emreder.
Bunun sonucu Allah hakkında bilip bilmeden
konuşmaya başlarsınız, böylece şeytan ve
onun etrafındaki şeytan tıynetli insanlar,
icabında sizi küfre kadar götürecek
kötü yollara sürüklerler” diyor.
*****
Allah diğer varlıklara göre üstün nitelikte
“insan” olarak yarattığı herkese hitaben diyor ki;
EY İNSANLAR !
“Sağlıklı ve meşrû olmak kaydıyla,
yeryüzünde bulunan
ve benim size nimet olarak sunduğum
maddelerin hepsinden
yararlanın,
helâl ve temiz olan rızık
lardan yiyin,
şeytana uyup da Allah’ın helâl kıldıklarını, insanlara
haram etmeyin, şükretmeyi de unutmayın.
Sakın
şeytanın, şeytan tıynetli ahlâksız azgınların,
sizi aldatmayı planlayan şeytanî güçlerin
peşine takılmayın,
izlerinden
gitmeyin, telkinlerine kapılmayın, onlara ayak
uydurmaya çalışmayın. Çünkü onlar sizin için bir dost değil,
gerçekten
apaçık amansız bir
düşmanınızdır.
O şeytan ve şeytanî güçler, sizin hayrınıza bir şey söylemez,
size her zaman
ancak kötülüğü, iğrençliği,
çirkinliği,
meşrû olmayan şehevî fiilleri, gayrimeşrû ilişkileri, zinâyı,
haddi aşmayı, cimriliği, ahlâksızlığı ve
Allah hakkında
bilmediğiniz, bilemediğiniz
şeyler söylemenizi,
hakkında bilgi sahibi olmadığınız konularda hüküm yürüterek
helâlı haram, haramı helâl yapmanızı, yasaklanan
çirkin şeylere tevessül etmenizi, böylece Allah’a karşı gelmenizi
buyurur da, nefsinizi, içinde bulunan kötü düşünce
ve arzularınızı körükleyerek, fark ettirmeden sizi kötülüğe sürükler."
( Bakara sûresi 2 / 168-169
)
NOT :
Koyu renkle yazılan âyet meâli Diyanet İşleri Başkanlığının yayınladığı
“Kur’an Yolu” Tefsirinden alınmıştır.
Açık renkle yazılarak kelimelerin ve cümlelerin genişletildiği bölümler,
bizim yorumumuz değil, okuyucunun daha iyi anlayabilmesi ve kavrayabilmesi için
diğer meal yazarlarının eserlerinden derlenen açıklamalardır.
Faydalı olması dileğiyle...