Yeryüzünde sayısı milyonlarla ifade edlen
çok çeşit
"canlı" nesne var.
Bunları tek tek saymak elbette mümkün değil.
Ancak bazı bilim adamları bu sayının
tirilyona kadar
çıkabileceğini tahmin ediyorlar.
Bilimsel olarak canlı çeşitleri farklı farklı
kategorilere ayrılsa da, hepimizin yakından bildiği
en bariz canlı türleri bitkiler ve hayvanlar...
Hayvanları da çeşitli guruplara ayırmak mümkün.
Karada yaşayanlar, suda yaşayanlar; kuşlar, sürüngenler;
omurgalılar, böcekler, memeliler, balıklar vs.
Yine bilim adamlarının tespitlerine göre
şimdiye kadar 500 bine yakın bitki türüne rastlanmış.
Peki biz nasıl bir canlıyız?
Biz, evrendeki bütün canlı yaratıklar içinde,
istediği her şeyi yapabilecek kadar
sonsuz bir özgürlüğe,
ve istemediği hiçbir şeyi de yapmayacak kadar
güçlü bir iradeye ve akla sahip olarak
üstün meziyetlerle donatılmış, çok özel,
çok önemli ve mükemmel bir varlığız
biz insanız
Bazı filozoflar insanı
konuşan hayvan olarak tarif etmişler.
Bildiğiniz gibi biz, diğer canlılardan farklı olarak
anlama, kavrama ve imgeleme özelliklerine sahibiz.
Bu kabiliyetlerimizle diğer canlılardan ayrılıyoruz.
Peki, bu özelliklerin nerden geldiğini biliyor muyuz?
Neden aklımız var? Neden irademiz var?
Niye bu özellikler sadece insan olarak bize verilmiş?
Düşüncelerimizi gerçekleştirmek için
aklımızı;
aklımızın ve duygularımızın yanlış veya kötü bulduğu
şeylerden kendimizi koruyabilmek için de,
irademizi kullanma imkânına sahibiz.
Demek ki yaratılıştan
üstün meziyetlerle donatılmışız
Bir otomobil sadece benzinle çalışıyorsa,
başka yakıt konduğunda birçok aksâmı bozulur.
Ama biz et yiyoruz, ot yiyoruz, çiğ yiyoruz,
pişmiş yiyoruz, sıcak yiyoruz, soğuk yiyoruz,
midemiz hepsini ayırt etmeden hazmediyor.
Yaz kış vücut ısımızı aynı tutan bir termostatımız var.
Vücudumuz
"kan" diye bir madde üretiyor ki,
parmak uçlarımıza kadar her hücreye onu ulaştırıp,
karbonmonoksidi ve diğer çöpleri temizliyor, .
Bedenimizde tam
11 çeşit sistem var
Solunum sistemi, sindirim sistemi, dolaşım sistemi,
üriner sistem, örtü sistemi, iskelet sistemi,
kas sistemi, endokrin sistem, lenfatik sistem,
sinir sistemi ve üreme sistemi…
Bunların hepsi başlıbaşına bir fabrika.
Sadece sinir sistemimizde yaklaşık
100 milyar nöron olduğunu biliyor muydunuz?
Gözün, kulağın, elin, ayağın, burnun, ağzın,
dilin, dişin, böbreğin, ciğerin, dalağın, kalbin,
beynin fonksiyonlarını saymıyorum bile…
Belli ki insan olarak
bize bu özellikleri veren
bir güç var!
İnsan vücudu belli bir hacimde yaratılmış...
Ama bu saydığımız uzuvlar, fonksiyonlar, sistemler
sadece bizde değil ki, balıkta da var, kuşta da var,
filde de var, miniminnacık bir böcekte de var.
Bu kadar işlevsel şeylerin kendiliğinden
meydana gelmiş olması mümkün mü?
Biliyoruz ki hiçbir şey
yoktan var olmaz!
Belli ki, bütün canlıları, hayvanları, bitkileri
ve elbette insanları yaratan bir güç var.
Başka türlü bunun izah edilebilir yanı yok.
Bir düşünün, hiç ortada yokken bir çocuğumuz oluyor.
Evet, çocuk, anne babanın birleşmesinden
meydana geliyor ama, anne baba da daha önce
hayatta yoktu. Bütün bunların
kendiliğinden olduğunu
nasıl söyleyebiliriz?
Şimdiye kadar yan yana duran iki masadan
küçük küçük sehpacıklar oluştuğunu görmedik.
Sürahiler de hiç bardak doğurmuyorlar.
Diyeceksiniz ki, onlar cansız varlıklar…
Can ne peki?
Bilim adamlarımız bunu
"Duyu organları ile gözlemlenemeyen,
metafiziksel bir kavram" diye tarif ediyorlar...
Peki her sabah kahvaltıda yediğimiz yumurta,
canlı mı, cansız mı?
Biz yerken cansız,
tavuğun altında bir süre kalınca, canlı...
Öyle mi?
Bunu aklımız alıyor mu?
Hem insan olarak bizim yaratılışımız
hem de dolaylı olarak kâinatın ve ondaki canlı-cansız
bütün varlıkların meydana gelişi, felsefede
ve bilimde en çok tartışılan konular arasındadır.
Birçoğumuzun aklını karıştıran ve inancını şüpheye
düşüren de, bu tartışmalar sonunda
kafamıza takılan
soruların cevapsız kalmasıdır...
Kutsal kitaplarda bize iletilen bilgiyle,
Allah'ın insana verdiği aklın ulaşmaya çalıştığı
bilgi arasında, tam anlamıyla sıkışıp kalmışız.
Halbuki ikisinin de kaynağı aynı olduğuna göre
aralarında
bir farklılık ve uyumsuzluk olmaması
gerekir ki, gerçekten de
yoktur.
Öyleyse dinle bilim
nasıl karşı karşıya geldi?
15. yüzyıldan itibaren, Modern bilimin Batı'da
gelişmesi,
rönesansı doğurmuştur. Rönesans,
XV. yüzyıldan başlayarak İtalya'da ve daha sonra
diğer Avrupa ülkelerinde hümanizmin etkisiyle
ortaya çıkan, klasik İlkçağ kültür ve sanatına
dayanarak gelişen bilim ve sanat akımıdır.
Ortaçağ düşünce sistemlerine bir
başkaldırıyı
ifade eden Rönesans,
Ortaçağ Kilisesi'ne
ve bu kilisenin resmi felsefesi olan
Skolastisizme karşı bir tepki olarak
Reform hareketini körüklemiştir.
Çünkü Kilise, dini hakların yanı sıra
dünyevi
haklara da sahipti, ekonomik olarak
güçlüydü,
düşünce alanlarında da, kilisenin koyduğu kurallar
geçerliydi ve bunlara karşı aykırı düşünceleri
dile getirmek de
mümkün değildi.
Kilisenin bu tavrına karşı, Bilimi ön plana çıkararak,
inancı itibarsızlaştıracak bir algı yaratılmak istendi.
Laiklik de kiliseyle bağları koparmanın tek yoluydu.
Bilimi, siyasal, sosyal, ekonomik
ve askeri güçlerinin yardımıyla bütün dünyaya
kabul ettirecek noktaya getirenler, planlı
ve metotlu bir çalışmayla amaçlarına ulaştılar.
Biz her şeyi irdelemeden, ne olduğuna bakmadan,
bize uyar mı, uymaz mı diye kontrol etmeden
kopya ederek aldığımız için,
Bilimi de
Laikliği de
anlamadan dinlemeden baştacı ettik.
Küreselleşmenin etkisiyle bütün dünyayı âdetâ
abluka altına alan bu algıya karşı aslında
basit bir muhakeme yapmamız,
gerçeği anlamak için yeterliydi...
Eğer bunu yapabilseydik,
ister maymundan geldiğimizi iddia eden
Evrim
Teorisine inanalım, ister tabiata, doğaya
kutsallık yükleyenlerin peşinden gidelim,
ister Allah'la bağımızı koparmak için uydurulan
Evren terimine kurtarıcı gözle bakalım,
bunların hiçbirinin insanın gerçek yaratılış
sırrını anlamaya, anlatmaya ve açıklamaya
bir türlü yetmediğini kolayca görecektik.
Gerçek şu ki
Adı ne olursa olsun,
bizi yaratan bir güç var!
Bilirsiniz imalatçılar, en basit ürün için bile
mutlaka onun nasıl kullanılacağını anlatan
bir kitapçık, bir kullanma kılavuzu hazırlarlar.
Dünyanın en mükemmel otomobilini imal eden
bir firma düşünün. Böylesine özel bir taşıtın
fonksiyonlarının neler olduğunu, onların nasıl
kullanılacağını, yağının ne zaman değiştirileceğini,
bakımının kaç kilometrede yapılacağını, ne zaman
servise götürüleceğini, hangi parçasının ne vakit
yenileneceğini; sileceğinden radyosuna, klimasından
navigasyonuna kadar nasıl çalıştırılacağını
ayrıntılı olarak anlatan bir kitapçık vermeden.
ürününü piyasaya sürer mi? Elbette hayır!
Peki insan gibi mükemmel ve karmaşık bir varlığı yaratan,
onun nasıl yaşaması gerektiğini planlamadan
dünyaya getirir mi? Tabii ki getirmez!
Ama yaratılışımız, dünyadaki yaşamımız,
diğer insanlarla münasebetlerimiz; toplum olarak
uymamız ve dikkat etmemiz gereken kurallar gibi
hayatımızla ilgili hiçbir konuda
Allah'tan başka
bize
özel bilgi sunan bir kaynak
yok...
Bunu nasıl yorumlayabiliriz?
Demek ki bizim için
hayatın yollarını gösteren
ve sınırlarını çizen biri var!
Sınır deyince bazılarımızın aklına hemen
kurallar, yasaklar, baskılar falan gelecek, biliyorum.
Hep beraber şöyle bir düşünelim isterseniz.
Bugün dünyada en yaygın olarak bilinen
ve en çok sevilen spor dalı, futboldur, değil mi?
Yeryüzünün her tarafı bizim... Oyun dediğimiz şey de
zaten eğlenmek için var. O halde futbol
niye boş bir alanda gelişigüzel
herkes tarafından oynanmıyor?
Sokakta veya okulun bahçesinde de olsa
futbolun ve her oyunun bir kuralı var.
Sınırları çizgilerle belirlenmiş bir saha olacak,
İki takımda da belli sayıda oyuncu yer alacak.
İki kale ve tek bir top olacak. Faul yok, ofsayt yok.
Sadece bu kurallar dahilinde kaleye gol atmak var.
Eğlencelik bir oyunun bile
böylesine sıkı kuralları, sınırları, yasakları varsa,
insan gibi mükemmel bir varlığın hayatında
bazı kurallar, yasaklar olmaz mı?
Yani, insan olarak
hayvanlardan bir farkımız olmalı değil mi?...
İnsanlar diğer canlılardan farklı olduklarını
ortaya koyabilmek için, kendilerince
birtakım kurallar icat etmişler.
Akıl ve mantık süzgecinden geçirilerek,
"böyle olması lâzım" diye konulan
bu kuralların amacı,
"insanca yaşamak..."
Elbette hayatta karşılaşacağımız her şey
bize Kur'an'da tek tek anlatılmamış.
Temelde olması gerekenler bildirilmiş, geri kalanı da
içinde bulunduğumuz şartlara göre
aklımızın
rehberliğinde bizim inisiyatifimize bırakılmış.
Yaratıcımızın koyduğu
bu kuralların bütününe
biz "Din" diyoruz
Din deyince de bazılarımız irkilecek,
bazılarımız
"bize din propagandası yapmaya
çalışıyorlar" diye çekinecek, hatta belki de korkacak.
Korkularımız sebepsiz değildir. Bize yapılan
"dinsizlik propagandaları"nın etkisi altında
kimimiz inancımızdan uzaklaştık, kimimiz bilime sarıldık,
kimimiz aklımızın bizi daha farklı yollara götüreceğini
sandık, hatta kimimiz din düşmanı olduk.
Çünkü insan bilmediği şeye karşıdır.
Oysa din, insanca yaşamamız için
yaratıcımızın gösterdiği yoldur.
Bir kere de şu
din denen şey, hele de
müslümanlık
dedikleri nedir, ne değildir diye irdelemek
hiç aklımıza gelmedi. Gerek duymadık, çünkü,
yeterince bize kötülenmişti. Dahası da var.
Dindar diye bildiklerimizin bazıları,
bizim gözümüzde insan olmaktan bile uzaktı.
Oysa dini, kaynağından
ve doğru öğrenmek lâzım.
Zaman zaman gazetelerde görürüz,
İslâm'ı inceleyen bir bilim adamı müslüman oldu,
diye haberler çıkar. Dikkat ettiyseniz
İslâm'ı
inceleyenler müslüman oluyor. Biz güya
bir İslâm ülkesinde, müslüman bir ana babadan
doğduğumuz halde, dinimizi hiç bilmiyoruz
onu hiç araştırmamışız, öğrenememişiz, öğretememişiz
tabii ki bu yüzden doğru dürüst müslüman da değiliz.
Bu tespitime de kendini müslüman sanan
bazıları kızacaklar, biliyorum. Ama şu bir gerçek ki,
müslüman olarak bizim
yaşantımıza imrenip de
müslüman olan hiç kimse yokken, özellikle gençlerden,
bizim halimize bakıp da
deist,
ya da ateist olan pek çok insan var.
Artık kendimizle yüzleşmenin
ve gerçek din anlayışının nasıl olduğunu anlama,
öğrenme ve uygulama vaktinin geldiğini
hepimiz kabul etmeliyiz.
Dünyaca ünlü şarkıcı Cat Stevens'in
"Kur'ân-ı Kerim'i okudum, müslüman oldum,
önce müslümanları tanısaydım, belki de
müslüman olamazdım" dediği rivayet edilir ki,
tam da bizi tarif eden bir cümle olduğunu söyleyebiliriz.
Öyleyse Kur'ân'ı inceleyip, biz de
mutlaka her şeyin doğrusunu öğrenmeliyiz
İnsan olarak dünyada neleri yapmamız,
neleri de yapmamamız lâzım geldiğini, yaratıcımız
açık açık anlatmış. Bireysel ve toplumsal hayatı
yaratılış gayesine uygun olarak yaşamamız için
gereken her konuya açıklık getirmiş... Kalanını da,
"Verdiğim akılla siz bulup toparlayın!" demiş.
Biliyorsunuz pozitivizmde bilginin kaynağı sadece akıldır.
Peki akıl, yaratıcının bize verdiği bir özellik değil mi?
Üstelik sınırsız bir kaynağı da yok.
Bir anlamda, Tanrı'dan ödünç aldığımız
bu küçücük aklımızla,
yaratıcıya kafa mı tutalım?
Akılla izah edemediklerimizi
yok mu sayalım?
Din,
bilginin kaynağına vahyi ve duyguları da ekliyor.
Vahye dayalı bir akıl, doğruyu bulmaya çok daha yatkın.
Çünkü
ikisinin de kaynağı yaratıcımız olan
Allah...
Vahiy, Kur'ân'ın bize açıklanması ve insanlar tarafından
uygulanması için, yaratıcımızın, elçisi peygamberlere
ulaştırdığı bilgidir. Zihnimiz, dine bu kadar yabancı
ve hatta önyargılarla dopdolu olduğu için, vahiy de,
Kur'an da bize
ilk bakışta inandırıcı gelmeyebilir.
İyi de arabanın torpido gözündeki kitapçıkta yazanlara
kayıtsız şartsız hemen inanıyoruz da,
bütün bir kâinatı ve ondaki canlı cansız
bütün varlıkları, en önemlisi de insan olarak bizi yaratan
o muazzam gücün bize kılavızluk edecek bir kitap gönderdiğine niye inanmıyoruz?
Bu gerçeği niye kabullenemiyoruz?
Ve hangi gerekçeyle
Kur'ân'a şüpheyle bakabiliyoruz?
Artık bir silkinip,
kendimize gelme zamanı...
Diyelim ki Evrim teorisine inandık. İnsanlar,
maymundan türedi, maymunlar da
farklı bir canlıdan.
Bu teoriye göre hiçbir canlı bugün gördüğümüz haliyle
son şeklini almış olarak yaratılmamıştır.
Her şey evrilmiştir. Böyle düşününce,
ya da bunu kabullenince
"yaratıcı" fikri
ortadan kalkmış mı oluyor?
Peki o önceki canlıyı kim yarattı?
Bu soruyu arka arkaya sormaya devam edersek
ister istemez
yine bir yaratıcı fikrine ulaşılıyor.
O zaman sorulacak cevapsız soru şu:
Peki, yaratıcıyı kim yarattı?
Tanrı'nın yaratıcı olduğuna inanmayanlar, zaten
bu noktaya takılarak inançsızlığa sürükleniyorlar.
Görüldüğü gibi Evrimin sorgulanması da bizi
aynı sonuca götürüyor. Bu sorgulamayı yapmadan
sadece "Evrim" deyip, sorunun devamından kaçınmak,
ne bilimsellikle
izah edilebilir, ne de akılla...
Sonuçta yaratıcı bir Tanrının
varlığına inananlarla, yaratılışı inkâr edip
Evrime sığınanların vardıkları nokta aynıdır.
O zaman, hayvanların, bitkilerin ve özellikle insanların,
hatta dünyadaki diğer tüm canlıların kökenini
kendilerinden önce yaşamış türlere dayandıran,
ama o türler hakkında bize hiçbir bilgi sunmayan
"o türleri kim yarattı?" diye sorgulamaktan da kaçınan
Evrim teorisine inanmak mı daha mantıklı,
yoksa
"bütün kâinatı ve ondaki canlı cansız
bütün varlıkları,
tabii ki insanları da
ben yarattım, işte bu da insan olarak
sizin yaşam kılavuzunuz" diye bize haber veren bir yaratıcıya,
bir Tanrı'ya inanmak mı daha mantıklı?
Ya da soruyu şöyle soralım: "Bütün canlıların kökeni
kendinden önce yaşamış bir türe dayanır" deyip, o türün
nasıl yaratıldığını açıklayamayan bir teoriye inanmanın
insanlara faydası ne?
Bütün kâinatı ve ondaki canlı-cansız bütün varlıkları
Allah'ın yarattığına inanmanın
insanlara zararı ne?
İkisi arasında bir fark var mı, yok mu, karar size ait.
Aslında bu sayfalarda amacımız,
inanmayanları inandırmak değil,
inandığını söyleyip, ya da inandığnı zannedip de,
dinin gerçeklerinden habersiz, kendince farklı bir
dindarlık anlayışına sahip olanları uyarmak
ve onları doğru bilgilendirmek...
Bu sitede, Kur'ân'ın söylediklerine kulak vererek,
Allah'a inanmak konusunda genel bir kültür düzeyinde
kaynağından doğru, sağlam ve yeni bilgiler öğreneceğiz.
Din bir öğüttür, nasihattır. Emirleri ve yasakları da
bizim iyiliğimiz için bir tavsiyedir.
Uygulayanlar bu dünyada da öbür dünyada da
faydasını görürken, uygulamayanlar da
cezasını çeker, zararına katlanır.
Kimseye bir şey dayatmak niyetinde değiliz.
Kur'an'da olanları hep birlikte okuyup öğreneceğiz.
Kutsal kitabımız ortada iken, hiç kimse
"en doğru benim dediğim ve bildiğim"
dayatması da yapmamalıdır.
Sonuçta Kur'an,
insanların huzur içinde yaşadığı güvenli bir toplumda,
"insan gibi" mutlu bir hayat sürmenin yollarını gösterir.
Bizden sadece "insan" olmamızı ister.
Faydalı olması dileğiyle...